Reklam
Reklam
BIST 100
12.150,67 -0,94%
DOLAR
49,3626 0,14%
EURO
55,1012 0,10%
GRAM ALTIN
6.621,37 0,13%
BITCOIN
82.600,00 -0,47%
FAİZ
39,45 -0,35%
GÜMÜŞ GRAM
95,77 0,13%
GBP/TRY
65,2139 0,05%
EUR/USD
1,1156 0,01%
BRENT PETROL
102,91 0,30%
ÇEYREK ALTIN
10.825,94 0,13%
Reklam

12 EYLÜL: BİR MİLLETİN YÜREĞİNDE KALAN KARANLIK

b4dd2273-3355-4585-aa1f-015d6ffb8482

12 EYLÜL: BİR MİLLETİN YÜREĞİNDE KALAN KARANLIK

Bazı tarihler takvimlerden geçer, insanın içinden geçmez. Yıllar değişir, mevsimler döner, şehirler büyür; fakat o tarihin bıraktığı acı, bir annenin gözlerinde, bir babanın suskunluğunda, yarım kalmış bir mektubun satırlarında yaşamaya devam eder.

12 Eylül 1980, milletimizin hafızasında böyle bir gündür.

O sabah yalnızca yönetime el konulmadı. İnsanların yarınlarına duyduğu güven de sarsıldı. Bir ülkenin kendi geleceğini konuşma, tartışma ve seçme hakkı baskı altına alındı. Türkiye Büyük Millet Meclisi ve hükümet feshedildi, siyasi faaliyetler bütünüyle yasaklandı. Milletin iradesinin önüne, millet adına konuştuğunu iddia eden bir güç yerleştirildi.

Bir memleketin üzerine çöken karanlık, yalnızca sokak lambalarının sönmesiyle anlaşılmaz. İnsanların düşündüğünü söyleyememesiyle, ailelerin kapı sesinden ürkmesiyle, gençlerin geleceğe bakarken umut yerine korku duymasıyla anlaşılır.

12 Eylül’ün karanlığı, evlerin içine kadar uzandı.

Bir annenin oğluna hazırladığı yemek soğudu. Bir babanın evladına söyleyeceği söz boğazında kaldı. Bir kardeş, diğer kardeşinin nerede olduğunu öğrenebilmek için kapılar aşındırdı. Gündelik hayatın en sıradan sevinçleri bile endişeye yenildi: Eve dönmek, bir haber almak, sevdiklerinin sesini duyabilmek…

Bir millet, kendi evlatlarının akıbetini merak ederek yaşamak zorunda bırakıldı.

Millet adına millete yapılan zulüm

Darbe öncesindeki şiddet, cinayetler ve toplumsal çatışmalar da bu ülkenin ağır yaralarıydı. Hayatını kaybeden her insan, hangi düşünceye sahip olursa olsun, bir ailenin evladıydı. O dönemde dökülen kanın, körüklenen düşmanlıkların ve insanları birbirinden uzaklaştıran anlayışların sorumluluğu ciddiyetle sorgulanmalıdır.

Fakat yaşanan şiddet, sonrasında uygulanan zulmü haklı çıkarmaz.

Devletin görevi insanı yaşatmak, suçları hukuk içinde araştırmak ve vatandaşını korumaktır. İnsanların haklarını ortadan kaldırmak, onları korkuyla yönetmek, işkenceye ve aşağılanmaya maruz bırakmak hiçbir gerekçeyle meşrulaştırılamaz.

Bir insanın suç işlediği iddia ediliyorsa delil gerekir, adil yargılama gerekir, savunma hakkı gerekir. Öfke, hüküm yerine geçemez. Güç, hakikatin ölçüsü olamaz. Üniforma, makam ve emir, insan onurunu çiğneme yetkisi vermez.

Bir ülkeyi koruduğunu söyleyenlerin ilk sorumluluğu, o ülkenin insanını korumaktır.

Millet sevgisinin ölçüsü, insanına gösterilen muameledir. Evladını incittiğiniz bir milleti sevdiğinizi söylemek, yarasına bakmadan ona şifa verdiğinizi iddia etmeye benzer.

Sayıların arkasındaki hayatlar

Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumunun yayımladığı açıklamada, 12 Eylül sürecinde 650 bin kişinin gözaltına alındığı, 230 bin kişinin yargılandığı ve 50 kişinin idam edildiği belirtilmektedir.

Bu sayıları okumak kolaydır. Onların arkasındaki hayatları düşünmek ise insanın yüreğine ağır gelir.

Çünkü gözaltına alınan bir insan, yalnızca bir dosyanın konusu değildir. Onun bekleyen bir ailesi, geçindirdiği bir evi, kurduğu hayalleri vardır. Yargılanan bir genç, bir istatistikten ibaret değildir. Belki eğitimini tamamlamak, bir meslek sahibi olmak, yuva kurmak istemektedir.

Kaybedilen her hayatın ardından, artık eskisi gibi yaşayamayan insanlar kalır.

Bir annenin evladına son kez sarılamaması hangi kelimeyle anlatılır? Bir babanın çocuğundan kalan birkaç eşyaya bakarak geçirdiği yıllar hangi hesaba sığar? Bir kardeşin, yıllar sonra bile bir yüzü kalabalıklar içinde araması nasıl ölçülür?

Tarih, olayların gününü ve saatini kaydedebilir. Fakat bekleyişin uzunluğunu, korkunun ağırlığını, yasın bir evin duvarlarına nasıl sindiğini bütünüyle kaydedemez.

Bu nedenle 12 Eylül’ü anlatırken yalnızca kararları ve kurumları konuşmak yetmez. İnsanları da konuşmak gerekir. Susmak zorunda kalanları, sesini duyuramayanları, hayatının en güzel yılları elinden alınanları…

Susturulan bir ülkenin kaybı

Baskı dönemlerinin zararı, yaşandıkları günlerle sınırlı kalmaz. İnsanlara susmayı öğretir. Düşüncesini açıklamak isteyen kişi önce başına gelebilecekleri hesaplamaya başlar. Bir anne, çocuğunu kötülükten korumak isterken ona “Hiçbir şeye karışma” demek zorunda hisseder. Bir baba, evladının merakını ve cesaretini desteklemek yerine sessiz kalmasını öğütler.

İşte korku böylece bir kuşaktan diğerine taşınır.

Bir ülkenin gelişmesi için düşünen insanlara, soru soran gençlere, özgürce çalışan öğretmenlere, araştıran gazetecilere ve üreten sanatçılara ihtiyacı vardır. Bu insanların üzerinde baskı kurulduğunda, memleketin yarını da daralır.

12 Eylül döneminde öğretmenlerin ve öğretim üyelerinin işlerine son verildiği, gazetecilerin ağır ceza talepleriyle karşılaştığı, yüzlerce filmin yasaklandığı da resmî kurum açıklamasında yer almaktadır.

Bir öğretmeni susturmak, öğrencilerin önündeki ufku daraltır. Bir gazeteciyi korkutmak, toplumun öğrenme hakkını zedeler. Bir sanat eserini yasaklamak, insanların kendilerini anlatabilecekleri bir yolu kapatır.

Ben bir yazar olarak şuna inanıyorum: Bir millet, kendi hikâyesini özgürce anlatabildiği ölçüde yaralarını anlayabilir. Acının üzerini örtmek onu iyileştirmez. Konuşulmayan acı, zamanla suskunluğun içine yerleşir.

Bu ülkenin kaybettiği yıllar, yalnızca takvimden koparılan yapraklar değildir. Tamamlanamayan eğitimler, yazılamayan kitaplar, çekilemeyen filmler, dağılan aileler ve korkuyla küçülen hayallerdir.

İnsana kimi zaman bir asır geriye götürülmüş hissi veren de budur: Bir milletin birikiminin, cesaretinin ve geleceğe güveninin ağır biçimde örselenmesi.

Acının düşüncesi sorulmaz

12 Eylül’ün bıraktığı yaraya bakarken insanları yeniden kamplara ayırmak, geçmişin kötülüğünü bugüne taşımaktır.

Bir annenin gözyaşının siyasi görüşü yoktur. Bir babanın evlat acısı, bir sloganla açıklanamaz. İşkenceye uğrayan bir insanın onuru, düşüncesine göre değer kazanmaz veya kaybetmez.

Adaletin kıymeti, herkes için geçerli olmasındadır.

Kendi düşüncemize yakın olanın hakkını savunup başkasının uğradığı haksızlığa susarsak, zulmün karşısına sağlam bir vicdan koyamayız. Bir insanın hakkı çiğnendiğinde, onun kimliğinden önce uğradığı haksızlığı görmeliyiz.

Bu milletin evlatları farklı düşünebilir. Farklı partilere oy verebilir, farklı hayatlar yaşayabilir, farklı gelecekler hayal edebilir. Bunların hiçbiri birbirlerine düşman olmalarını gerektirmez.

Aynı memlekette yaşamak, herkesin aynı sözü söylemesi değildir. Birbirimizin hayatına ve hakkına saygı göstererek yaşayabilmektir.

Geçmişte kaybettiğimiz kardeşlik duygusunu yeniden kurmanın yolu, acıyı taraflara bölmeden sahiplenmekten geçer.

Unutmak değil, yüzleşmek

“Artık geçmişte kaldı” demek kolaydır. Fakat geçmiş, sonuçları insanların hayatında sürerken bütünüyle geride kalmış sayılmaz.

Unutmak, yarayı kapatmak değildir.

Gerçek bir yüzleşme; ne yaşandığını öğrenmeyi, mağdurların sesini dinlemeyi, sorumlulukları araştırmayı ve insan onurunu koruyacak bir toplumsal bilinç oluşturmayı gerektirir.

Çocuklarımıza yalnızca “Bir darbe oldu” demek yetmez. Darbenin bir insanın hayatında neye karşılık geldiğini de anlatmalıyız. Bir evde bekleyen annenin korkusunu, suçsuz olduğu hâlde kendini savunmaya çalışan insanın çaresizliğini, özgürlüğünden mahrum bırakılan kişinin zamanını…

Demokrasiye sahip çıkmak, seçim gününden ibaret değildir. Bir insanın düşüncesini açıklama hakkını, adil yargılanma hakkını ve güven içinde yaşama hakkını her gün savunmaktır.

Devletin gücü, vatandaşının korkusunda aranamaz. İnsanların hukuka güvenebilmesinde, hakkını ararken yalnız kalmamasında ve kendisini güvende hissetmesinde görülür.

Vicdanın hükmü

Milletin acısından kendisine kudret çıkaran, insanları birbirine düşman ederek bundan yarar uman her anlayış, vicdan karşısında sorgulanmalıdır.

Vatanın adı zulme gerekçe yapılamaz. Bayrağın gölgesi, haksızlığın üzerini örtemez. Milletin geleceği, hiçbir kişinin veya grubun kendisine ait sayabileceği bir mülk değildir.

Bu topraklarda yaşayan insanların kaderiyle oynamaya kimsenin hakkı yoktur.

Bugün bize düşen, öfkemizi adalet isteğine dönüştürmektir. Çünkü geçmişin acısından yeni düşmanlıklar üretmek, yarayı büyütür. O acıdan insanı koruyan bir irade çıkarmak ise geleceği değiştirir.

Benim duam şudur:

Allah, bu milletin evlatlarına yaşatılan acıları karşılıksız bırakmasın. Haksızlığa uğrayanların hakkını zayi etmesin. Zulmü gerçekleştirenlere, ona göz yumanlara ve onu haklı göstermeye çalışanlara yaptıklarının ağırlığını göstersin.

Bize de adaletten ayrılmayan bir vicdan versin. Öfkemizle masumları incitmekten, bir kötülüğe karşı çıkarken başka bir haksızlığa düşmekten bizi korusun.

Milletimizin arasına düşmanlık ekmek isteyenlerin hesaplarını boşa çıkarsın. Evlerimizden evlat sesini, sofralarımızdan huzuru, yüreklerimizden merhameti eksik etmesin.

Bir daha hiçbir anne böyle beklemesin

12 Eylül’ü hatırlamak, yalnızca geçmişe bakmak değildir. Bugün nasıl bir ülkede yaşamak istediğimizi düşünmektir.

Ben; insanın düşüncesinden dolayı korkmadığı, bir annenin çocuğunun eve dönüşünü endişeyle beklemediği, bir babanın hak ararken çaresiz kalmadığı bir memleket istiyorum.

Öğretmenin özgürce öğretebildiği, gazetecinin araştırabildiği, sanatçının anlatabildiği, gencin geleceğini korkmadan kurabildiği bir Türkiye istiyorum.

Farklı düşünen insanların birbirine düşman sayılmadığı, hukukun herkesin güvencesi olduğu, millet iradesinin baskıyla susturulamadığı bir Türkiye…

12 Eylül’ün acısını taşıyan herkese karşı bir sorumluluğumuz var. Kaybettiklerimizi geri getiremeyiz. Çalınan yılları yeniden yaşatamayız. Fakat onların uğradığı haksızlığı unutturmamayı ve aynı karanlığın yeniden kurulmasına izin vermemeyi seçebiliriz.

Bir daha hiçbir anne evladının sesine hasret bırakılmasın.

Bir daha hiçbir baba, çocuğunun ardından cevapsız sorularla yaşamasın.

Bir daha bu milletin çocukları birbirine kırdırılmasın.

Bu ülkenin geleceğinde korkunun değil güvenin, baskının değil hukukun, düşmanlığın değil kardeşliğin sözü geçsin.

Çünkü bu milletin her evladı kıymetlidir. Her hayat, korunmayı hak eder. Her insanın onuru, başlı başına bir emanettir.

osman akdağ

Yazar Osman Akdağ

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?