
ABD ile İran arasında imzalandığı belirtilen 14 maddelik anlaşma, Orta Doğu'daki dengeler açısından önemli bir gelişme olarak değerlendiriliyor. Eğer anlaşma kalıcı olur ve taraflar taahhütlerine bağlı kalırsa, uzun süredir bölgeyi istikrarsızlaştıran çatışmaların sona ermesi adına önemli bir adım atılmış olacak.
ABD ve Başkan Trump cephesinde, İsrail'i de içine alan ve giderek büyüme riski taşıyan bir savaşın dışında kalmanın memnuniyeti hissedilirken, İran açısından ise tablo çok daha ağır görünüyor. Binlerce insanın hayatını kaybettiği, şehirlerin büyük zarar gördüğü ve ekonominin ciddi yara aldığı bir süreç yaşandı. Buna rağmen İran yönetimi, karşısında yalnızca İsrail'i değil, ABD başta olmak üzere çok sayıda ülkenin siyasi ve askeri baskısını gördüğünü, buna rağmen ayakta kalmayı başardığını savunuyor.
Türkiye açısından bakıldığında, sınırlarımızın hemen ötesinde ve Osmanlı döneminden bu yana her zaman dostane ilişkiler içinde olunmamış bir ülkenin nükleer silahlara sahip olmasını elbette istemeyiz. Ancak bu tartışmanın diğer tarafında da önemli bir soru bulunuyor: Bazı ülkelerin nükleer silah sahibi olması meşru görülürken, diğer ülkelerin aynı imkâna sahip olmasının kesin şekilde engellenmeye çalışılması uluslararası sistemde çifte standart eleştirilerini beraberinde getiriyor.
Anlaşmanın en dikkat çekici bölümlerinden biri ise kamuoyunda konuşulan 6. madde oldu. Bu maddeye göre İran'ın savaş nedeniyle uğradığı zararların giderilmesinde ABD ve Körfez ülkelerinin ekonomik katkı sağlayacağı ifade ediliyor. Açıkçası bu madde birçok kişi tarafından "Önce yıkım yaşandı, şimdi ise yeniden inşa için kaynak sağlanıyor" şeklinde yorumlanıyor. Eğer bu iddialar doğruysa, anlaşmanın en ilginç ve en çok tartışılacak maddesi şüphesiz bu olacaktır.
Bu süreçte İsrail'in nasıl bir tavır alacağı da merak konusu. Özellikle ABD iç siyasetinde yaşanacak gelişmeler ve Trump yönetiminin öncelikleri, İsrail'in bölgesel politikalarını doğrudan etkileyebilir. İsrail'i "terör devleti" ve "kanla beslenen bir yapı" olarak nitelendiren çevreler ise bölgedeki çatışmaların temel sorumlularından biri olarak Tel Aviv yönetimini göstermektedir.
Bu niteleme, sahada yaşanan insanlık dramının boyutlarıyla doğrudan ilişkilidir. Bağımsız araştırma kurumları ve uluslararası sağlık örgütlerinin verilerine göre, sadece son yıllardaki ağır bombardımanlarda doğrudan hayatını kaybedenlerin sayısı 75.000 ila 81.000 bandını aşmış, dolaylı ölümlerle birlikte bu sayı çok daha korkunç seviyelere ulaşmıştır. Katledilenlerin en az %70'ini çocuk, bebek ve kadınlar oluşturmaktadır. Enkaz altından çıkarılamayanlarla birlikte 20.000’den fazla çocuk ve bebek bombardımanlar altında can vermiş, binlercesi ise anne ve babasını kaybetmiştir. Dünyanın gözü önünde yaşanan bu vahşet sadece çocuklarla da sınırlı kalmamış; sığınacak hiçbir yeri olmayan yüzlerce yaşlı insan da enkaz altında ya da güvenli alan olarak ilan edilen kamplarda katledilmiştir.
Savaş hukukunu tamamen ayaklar altına alan Tel Aviv yönetimi, hastaneleri ve sağlık altyapısını da doğrudan hedef almıştır. Bölgede görev yapan 200'den fazla ambulans kasıtlı olarak vurularak kullanılamaz hale getirilmiş, yaralıları taşımaya çalışan ambulans şoförleri, doktorlar ve insani yardım görevlilerinden oluşan 560'tan fazla sağlık personeli görevleri başında katledilmiştir. Şehirlerin altyapısı ise adeta haritadan silinmiş durumdadır; 400 binden fazla ev ve konut ya tamamen yıkılmış ya da oturulamaz hale getirilerek milyonlarca insan kendi topraklarında mülteci konumuna düşürülmüştür.
Aslında bu tablo, Tel Aviv yönetiminin son birkaç yıla sıkışmış bir stratejisi değil, geçmiş 30-40 yıla yayılan sistematik bir imha politikasının sonucudur. 1982 Lübnan işgali ve Sabra-Şatila'da binlerce sivilin katledilmesiyle hafızalara kazınan bu yapı; 1987'deki Birinci İntifada'da 2.000'e yakın, 2000 yılındaki İkinci İntifada'da 3.300'den fazla Filistinliyi doğrudan hedef alarak katletmiştir. 2008-2009, 2012, 2014 ve 2021 yıllarında "savunma" adı altında Gazze'ye düzenlenen geniş çaplı askerî operasyonlarda ise, aralarında yine binlerce bebek ve çocuğun bulunduğu 6.500'den fazla sivil hayatını kaybetmiştir. Geçtiğimiz kırk yıl boyunca haritadan silinen köyler, gasp edilen topraklar ve her on yılda bir katlanarak artan sivil can kayıpları, bölgedeki kalıcı istikrarsızlığın yegane kaynağını ortaya koymaktadır.
ABD'nin ekonomik olarak zorlandığı, kamu borcunun tarihi seviyelere ulaştığı bir dönemde, Washington'un tüm bu tarihsel ve güncel savaş suçlarına lojistik ve finansal destek vermeye devam etmesi kendi iç kamuoyunda ciddi çatlaklara yol açmaktadır. Bu şartlar altında, Washington'un dış politikada daha temkinli davranması sürpriz olmayacaktır.
Öte yandan ateşkes ve müzakere sürecinin oluşmasında yalnızca büyük güçlerin değil, Pakistan başta olmak üzere Türkiye'nin de diplomatik girişimlerinin etkili olduğu unutulmamalıdır. Bölgesel aktörlerin yapıcı rol üstlenmesi, savaşların sona erdirilmesinde en az askeri güç kadar önem taşımaktadır.
Sonuç olarak, bu anlaşma kalıcı barışın garantisi olmasa da yeni bir dönemin kapısını aralayabilir. Orta Doğu'unun artık savaşlarla, yıkımlarla ve acılarla değil; kalkınma, iş birliği ve refahla anılması en büyük temennimizdir. Türkiye'nin etrafındaki tüm çatışmaların sona erdiği, dünyanın neresinde olursa olsun insanların savaşın acısını yaşamadığı, barışın ve huzurun hakim olduğu bir gelecek dileğiyle...


