
HÜRREM SULTAN:
SARAYDAN TOPLUMA UZANAN BİR KADININ İZİ
İstanbul’un bazı semtleri, geçmişte yaşamış insanların adlarını bugünün hayatına taşır. Haseki de bunlardan biridir. Bu isim, yalnızca bir padişah eşini hatırlatmaz; bir camiyi, bir mektebi, hastaların şifa aradığı bir kurumu ve yoksullara yemek sunan bir hayır düzenini de düşündürür. Hürrem Sultan’ı anlamanın yollarından biri, saray çevresinde anlatılan hikâyelerden çıkıp onun şehirde bıraktığı bu izlere bakmaktır.
Bununla birlikte, tarihî bir şahsiyeti anlamak, onu yalnızca övmek ya da suçlamak değildir. Hürrem Sultan’ın hayatında sevgi, annelik, hayırseverlik ve siyasî mücadele iç içedir. Kadınların tarih içindeki yerini değerlendirirken de sarayda nüfuz sahibi bir kadının hayatıyla sıradan insanların yaşadıkları arasındaki farkı gözetmek gerekir.
Hürrem Sultan kimdir?
Hürrem Sultan, XVI. yüzyılda yaşamış, Kanuni Sultan Süleyman’ın nikâhlı eşi ve daha sonra Osmanlı tahtına çıkacak II. Selim’in annesi olmuştur. Genel kabul, bugünkü Ukrayna topraklarındaki Ruthenya çevresinden geldiği yönündedir. Doğum tarihi, ailesi ve saraya gelmeden önceki adı hakkında aktarılan bilgilerin tamamı aynı kesinlikte değildir. Yaygın biçimde kullanılan “Aleksandra” veya “Anastasia” gibi adları tartışmasız belgelenmiş bilgiler olarak sunmak doğru olmaz.
Genç yaşta esir edilerek Osmanlı sarayına getirilen Hürrem, burada eğitim görmüş ve Müslüman olmuştur. Farsça kökenli “Hürrem” adı, neşeli ve gönül açan anlamlarını taşır. Kanuni’den Mehmed, Abdullah, Selim, Bayezid ve Cihangir adlı oğulları ile Mihrimah adlı kızı dünyaya gelmiştir. 1558’de İstanbul’da vefat etmiş, Süleymaniye Camii haziresine defnedilmiştir. Oğlu Selim 1566’da tahta çıktığından, Hürrem Sultan hayattayken “Valide Sultan” olmamıştır.
“Haseki” ismi ona nasıl verilmiştir?
“Haseki”, Hürrem Sultan’a sonradan yakıştırılmış bir lakaptan ziyade, Osmanlı saray düzeninde kullanılan bir unvandır. Kelimenin kökünde “has”, yani özel ve seçkin olma anlamı bulunur. Osmanlı teşkilâtında başka görevliler için de kullanılan bu kelime, saray kadınları söz konusu olduğunda padişahın özel yakınlığını kazanmış eş veya gözdeyi ifade eder.
Hürrem’in 1521’de Şehzade Mehmed’i doğurmasının ardından haseki unvanını aldığı kabul edilir. “Haseki Hürrem Sultan” denildiğinde, onun hükümdarın yanındaki ayrıcalıklı konumu belirtilmektedir. Bu unvanı yalnızca “padişahın annesi” şeklinde açıklamak yanlıştır; hükümdarın annesinin unvanı “Valide Sultan”dır. Hürrem’in hasekiliği, eşi Kanuni ile ilişkisi üzerinden şekillenmiştir.
Hürrem Sultan neler yaptırmıştır?
Hürrem Sultan’ın İstanbul’daki en önemli eseri, Fatih ilçesinde, bugün Haseki olarak bilinen çevrede bulunan Haseki Külliyesidir. Mimar Sinan’ın eserlerinden olan bu yapı topluluğu; cami, medrese, sıbyan mektebi, imaret, darüşşifa ve çeşme gibi birimleri bir araya getirir. Yapılar aynı anda tamamlanmamış, farklı tarihlerde eklenerek külliye meydana gelmiştir. Caminin inşası 1538–1539 yıllarına uzanırken darüşşifa ve imaret daha sonraki aşamada yapılmıştır.
Bu kurumların her biri farklı bir ihtiyaca karşılık veriyordu. Cami ibadet, mektep ve medrese eğitim, imaret yemek yardımı, darüşşifa ise tedavi hizmeti sunuyordu. Böylece Hürrem Sultan’ın adı, yalnızca saraya ait bir unvan olmaktan çıkıp insanların gündelik ihtiyaçlarına dokunan bir kurumlar bütünüyle özdeşleşti.
Darüşşifayı kuruluşundan itibaren yalnızca kadınlara ayrılmış bir hastane gibi anlatmak ise isabetli değildir. Yapının ilk kuruluşuyla sonraki yüzyıllarda üstlendiği görevleri birbirinden ayırmak gerekir.
Bir başka önemli eseri, Sultanahmet’te Ayasofya’nın karşısında bulunan Haseki Hürrem Sultan Hamamıdır. Mimar Sinan tarafından yapılan hamam, kadınlar ve erkekler için ayrı bölümleri bulunan bir çifte hamamdır. Ayrıca vakıflara gelir sağlama işlevi taşımıştır. Bu özellik, Osmanlı hayır anlayışının önemli bir yönünü gösterir: Bir yardım kurumunu yaptırmak kadar, onun giderlerini karşılayacak düzenli gelir kaynakları oluşturmak da önemseniyordu.
Hürrem Sultan’ın hayır faaliyetleri İstanbul’la sınırlı kalmamıştır. Kudüs’te kurduğu vakıf ve imaret, onun sosyal yardım alanındaki en dikkat çekici girişimlerindendir. Bu tür kurumlar, belirlenmiş kurallar çerçevesinde ihtiyaç sahiplerine, yolculara ve başka yararlanıcı gruplarına yemek sağlıyordu. Tarihçi Amy Singer’ın Hürrem’in Kudüs imareti üzerine araştırması, bu yardım düzeninin aynı zamanda Osmanlı yönetiminin şehirle kurduğu siyasî ve toplumsal ilişkinin bir parçası olduğunu ortaya koyar. Dolayısıyla hayır eserlerini hem merhametin hem de hükümdarlık temsilinin içinde değerlendirmek gerekir. (jstor.org)
Siyasette ve diplomaside nasıl bir yeri vardı?
Hürrem Sultan’ın etkisi hayır eserleriyle sınırlı değildir. Lehistan Kralı II. Sigismund August’a yazdığı mektuplar, onun diplomatik ilişkilerde de yer aldığını gösterir. Bu mektupların asılları Polonya arşivlerinde bulunmaktadır ve Türk Tarih Kurumunun Belleten dergisinde araştırmaya konu olmuştur. Böylece onun siyasî görünürlüğü, yalnızca saray söylentilerine dayanan bir iddia olmaktan çıkar; belgeler üzerinden de izlenebilir.
Tarihçi Leslie Peirce’ın araştırmaları, XVI. ve XVII. yüzyıllarda hanedan kadınlarının diplomasi, sanat ve mimari himayesi gibi alanlarda önemli roller üstlendiğini gösterir. Harem, bu bakımdan yalnızca padişahın özel hayatının geçtiği bir yer değildi; hanedanın devamını ve nüfuz ilişkilerini ilgilendiren bir kurumdu. Bununla birlikte, bir hasekinin hükümdara yakınlığı sayesinde kazandığı etki, bütün kadınların devlet yönetimine aynı imkânlarla katıldığı anlamına gelmez.
Hürrem Sultan kadınlara ne kadar değer vermiştir?
Bir insanın iç dünyasını yüzyıllar sonra kesin biçimde ölçemeyiz. Ancak yaptırdığı kurumlara ve bıraktığı belgelere bakabiliriz. Hürrem Sultan’ın sağlık, eğitim ve yardım alanındaki eserleri, kadınların da içinde bulunduğu toplum kesimlerinin ihtiyaçlarına yönelmiştir. Bu, onun toplumsal katkısını değerlendirmek için sağlam bir başlangıçtır.
Buradan hareketle, Hürrem Sultan’ın kadınların toplum yararına büyük kurumlar kurabileceklerini gösteren güçlü bir örnek olduğu söylenebilir. Fakat “Türk kadınını şu kadar ileri götürdü” şeklinde ölçülebilir bir hüküm vermek mümkün değildir. Osmanlı, farklı dinlerden ve topluluklardan insanların yaşadığı bir imparatorluktu; Hürrem’in faaliyetlerini yalnızca bugünkü millî kimlik anlayışıyla açıklamak tarihî çerçeveyi daraltır.
İncelediğimiz kaynaklar, onun bütün kadınlar için yeni miras, boşanma veya eğitim hakları getiren genel bir reform yaptığını göstermiyor. Daha temkinli değerlendirme şudur: Hürrem Sultan, hanedan kadınlarının siyasî ve toplumsal görünürlüğünün güçlenmesinde önemli bir şahsiyettir; hayır kurumlarıyla da kalıcı hizmetler bırakmıştır. Bu, kadın hakları alanında ülke çapında bir hukuk değişikliği gerçekleştirdiği iddiasından farklıdır.
Osmanlı’da kadın hangi değere ve haklara sahipti?
Osmanlı kadınını tek bir hayat biçimiyle anlatmak mümkün değildir. İstanbul’daki varlıklı bir kadınla Anadolu köyündeki bir kadının, hür bir kadınla cariyenin, Müslüman bir kadınla gayrimüslim bir kadının şartları aynı değildi. Ayrıca altı yüzyılı aşan bir devletin bütün dönemleri de birbirine benzemez.
Hukuk bakımından kadınlar mal sahibi olabilir, mülk alıp satabilir, miras alabilir, bağış yapabilir ve vakıf kurabilirdi. Evli bir kadının mal varlığı, sırf evlenmiş olması nedeniyle kocasına geçmezdi. Kadınların mahkemeye başvurabildiğini ve hak arayabildiğini gösteren çok sayıda Osmanlı mahkeme kaydı vardır. Bu kayıtlar, kadınların hukukî kişiliği bulunmadığı yönündeki genellemeleri geçersiz kılar.
Bununla beraber, kadınlarla erkekler her alanda eşit hukukî konuma sahip değildi. Evlenme, boşanma, mirasın bazı paylaşım biçimleri, şahitlik ve siyasî yetkiler bakımından farklılıklar bulunuyordu. Kadınların mülkiyet hakkına sahip olması, bu hakkı her zaman kolaylıkla koruyabildikleri anlamına da gelmiyordu. Arşiv belgelerine dayanan araştırmalar, bazı kadınların mallarını ve miraslarını korumak için ciddi mücadeleler verdiğini gösterir. Dolayısıyla hukukta tanınan hakla günlük hayatta o hakkı kullanabilme imkânını birlikte düşünmek gerekir.
Kadınların toplumdaki yeri değerlendirilirken anneliğe ve aileye verilen değerin yanında, ekonomik güçleri, eğitim olanakları ve karar alma imkânları da dikkate alınmalıdır. Bir kadına saygı gösterilmesiyle onun bütün alanlarda eşit fırsatlara sahip olması aynı şey değildir. Hürrem Sultan’ın olağanüstü nüfuzu da sıradan Osmanlı kadınının hayatını bütünüyle temsil etmez.
Hürrem Sultan’dan bugüne kalan en somut izler, onun adıyla kurulan hizmetlerdir. Haseki’de bir hastanın tedavisine, bir çocuğun öğrenimine veya bir ihtiyaç sahibinin yemeğine ayrılan kaynaklar, saraydaki gücün toplum hayatına nasıl aktarılabildiğini gösterir. Onun kadınlar tarihindeki önemini de burada aramak mümkündür: Kendi çağının imkânları ve sınırları içinde, kararları ve eserleriyle iz bırakmış güçlü bir kadın olması.
Osman Akdağ





