
Fatih’ten Eyüpsultan’a uzanan bir dua, merhamet ve medeniyet yolculuğu
İstanbul’un bazı sokaklarından yalnızca yürüyerek geçilmez. İnsan oralardan hatırlayarak, düşünerek, bazen içi titreyerek geçer. Bir caminin avlusunda yavaşlar adımları; bir türbenin önünde sesi alçalır. Eski bir çeşmenin kitabesine bakarken kendisinden asırlar önce yaşamış bir insanın hayır düşüncesiyle karşılaşır. Bir mezar taşının önünde ise dünyanın bütün telaşı birkaç kelimenin içine sığıverir.
O zaman anlar ki İstanbul, görünen yüzünden çok daha derin bir şehirdir.
Denizi vardır; fakat insanın içinde açılan başka denizleri de vardır. Kubbeleri vardır; fakat o kubbelerin altında göğe yükselen nice sessiz yakarış saklıdır. Sokakları vardır; fakat her sokak yalnızca bir meydana, bir çarşıya, bir eve çıkmaz. Bazıları insanı kendi vicdanına götürür.
Bu şehrin manevi mirasını anlatmak, yalnızca tarihî yapıların isimlerini sıralamakla mümkün değildir. İstanbul’un maneviyatı; taşın içindeki emeği, vakfın içindeki merhameti, mezar taşının önündeki fanilik duygusunu ve komşuluk kapısındaki insan sıcaklığını birlikte anlayabilmeyi ister.
Çünkü bir şehrin ruhu, yalnızca nerede ibadet edildiğinde değil, orada nasıl yaşandığında da kendini gösterir.
İstanbul’u İstanbul yapan büyük mirasın içinde fetih vardır, ilim vardır, sanat vardır, dua vardır. Fakat bütün bunların arasında insanı koruma düşüncesi de bulunur. Aç kalanı doyurmak, yolda kalana kapı açmak, hastaya şifa aramak, çocuğa öğrenme imkânı sunmak, kimsesize sahip çıkmak…
İşte İstanbul’un manevi hazinesi, bütün bu sorumlulukların birleştiği yerde ışıldar.
Bu hazinenin kapılarından içeri girmek isteyen insanın önce biraz yavaşlaması gerekir. Telefonunun ekranından başını kaldırması, şehrin seslerini birbirinden ayırması, gördüğü her şeyi hemen tüketilecek bir görüntü sanmaması gerekir. Çünkü İstanbul, kendisine dikkatle bakana başka; aceleyle geçene başka görünür.
Bir ziyaretçi kubbeyi görür. Bir başkası kubbenin altında bir ömür boyunca edilen duaları düşünür.
Biri bir türbenin önünde fotoğraf çektirir. Bir diğeri orada kendi hayatını sorgular.
Biri eski bir yapının yaşını sorar. Bir başkası, o yapıyı ayakta tutan düşüncenin bugün kendi hayatında yaşayıp yaşamadığını merak eder.
Asıl yolculuk, işte o soruyla başlar.
Fatih’te bir sabahın içinden yükselen ses
Fatih’te sabahın erken saatlerini düşünelim.
Dükkân kepenkleri henüz bütünüyle açılmamıştır. Bir fırından sıcak ekmek kokusu gelir. Geceyle gündüzün arasındaki o ince vakitte sokaklar, gün içindeki kalabalığından sıyrılmış gibidir. Bir yaşlı insan bastonuyla ağır ağır ilerler. Bir esnaf dükkânının önünü temizler. Bir çocuk, annesinin elini tutmuş bir yere yetişmeye çalışır.
Sonra ezan sesi yükselir.
Şehrin üstüne, insanı kendi içine çağıran bir hatırlatma yayılır. Gündelik hayatın içinde kaybolan insan, bir an için nerede durduğunu, neye yöneldiğini düşünme imkânı bulur.
Fatih’in insanın içine işleyen tarafı biraz da budur. Burada tarih, yalnızca geride kalmış bir zaman değildir. Bir kapı eşiğinde, bir avluda, bir sokak isminde gündelik hayata karışır.
Fatih Camii ve çevresindeki külliye, fetihten sonra İstanbul’da kurulan büyük dinî ve kültürel merkezlerden biridir. İlk külliyenin inşası 1463’te başlamış, 1470’te tamamlanmıştır. Mimarı Atik Sinan’dır. Medreseler, darüşşifa ve diğer hizmet yapılarıyla birlikte düşünülen bu bütün, ibadetin yanı sıra eğitim ve toplumsal ihtiyaçlara da cevap veren bir şehir anlayışını yansıtır.
Bu bilgi üzerinde biraz durmak gerekir.
Bir caminin çevresine eğitim mekânları ve hastalar için hizmet yapıları yerleştirmek, hayatın ihtiyaçlarını birbiriyle ilişkili görmek demektir. İnsan yalnızca karnıyla, yalnızca zihniyle veya yalnızca duygularıyla yaşamaz. Öğrenmeye de muhtaçtır, iyileşmeye de; güvenmeye de muhtaçtır, inanmaya da.
Fatih’in manevi mirasını bugüne taşıyacak düşünce, bu bütünlüğün içinde aranmalıdır.
Bir çocuğun okuyamamasını önemsemeyen, bir hastanın çaresizliğine sırtını dönen, bir yoksulun mahcubiyetini görmeyen bir şehir, ne kadar görkemli yapılara sahip olursa olsun eksik kalır.
Kubbelerin büyüklüğüyle övünürken gönüllerin daralmasına razı olamayız.
Fatih’in avlusunda durduğumuzda, etrafımızdaki insanlara da bakmalıyız. Çünkü tarihî bir esere duyduğumuz saygı ile yanımızdaki insanın onuruna gösterdiğimiz saygı arasında güçlü bir bağ vardır. O bağ koparsa ziyaretimiz yalnızca bir seyir hâline gelir.
Oysa bu şehir, seyredilmek kadar anlaşılmayı da bekler.
Fethin hatırası ve bize düşen sorumluluk
Fatih Sultan Mehmed’in adını taşıyan bu semtte insanın zihni ister istemez fethe uzanır.
Fetih, milletimizin hafızasında büyük bir dönüm noktasıdır. İstanbul’un bizim dünyamızdaki yerini belirleyen tarihî bir başlangıçtır. Fakat geçmişte kazanılmış bir zaferin bugünkü karşılığı yalnızca törenler, sloganlar ve anmalar olamaz.
Bir şehri emanet bilmek gerekir.
Emanet bilmek, o şehrin tarihî yapısını korumaktır. Çocuğunun geleceğini düşünmektir. Yaşlısının rahat yürüyebilmesini sağlamaktır. Sokağını temiz tutmak, suyunu kirletmemek, ağacını yaşatmak, yoksulunu gözetmek demektir.
Fatih’in türbesini ziyaret eden insan, kendi hayatında hangi emanete sahip çıktığını da düşünmelidir.
Kendisine bırakılan bir sorumluluğu yerine getiriyor mu? Bir insanın hakkını koruyor mu? Verdiği sözü tutuyor mu? Çalışırken adaleti, kazanırken helali, yönetirken merhameti gözetiyor mu?
Büyük bir tarihî şahsiyetin huzurunda duyulan saygı, insanın gündelik hayatına bir ölçü kazandırabildiğinde derinleşir.
Biz ecdadımızı severiz. Fakat bu sevginin bir çalışma ahlakına, bir koruma iradesine, bir insanlık sorumluluğuna dönüşmesi gerekir.
Çünkü miras, yalnızca devralınan şey değildir. Sonraki nesle hangi hâlde bırakıldığını da içerir.
Bir çeşmenin taşını kaybetmek kadar, o çeşmeyi yaptıran hayır duygusunu kaybetmek de büyük bir yoksullaşmadır. Bir medresenin duvarını koruyup öğrenme sevgisini ihmal etmek, mirasın yarısını anlamaktır.
İstanbul’un bize sorduğu soru budur:
Benden aldığın güzelliğe ne ekledin?
Eyüpsultan’a doğru: İnsanın sesini alçalttığı yer
Fatih’ten Eyüpsultan’a uzanan yol, insanın içinde başka bir kapıyı aralar.
Haliç’in suları, kıyıların hareketi, sokakların telaşı arasında Eyüpsultan’a yaklaştıkça birçok insanın gönlünde tanıdık bir duygu belirir. Çocukluğunda ailesiyle yaptığı bir ziyaret gelir aklına. Bir bayram sabahı, bir ramazan akşamı, elinden tuttuğu bir büyüğünün sesi…
Bazı yerler, insanın kişisel hatırasıyla toplumun ortak hafızasını buluşturur.
Eyüpsultan bunlardan biridir.
Burada nice anne evladı için dua etmiştir. Nice baba, ailesinin geçimi için güç istemiştir. Bir genç yolunu bulmak, bir hasta sabır kazanmak, bir insan kaybettiğinin acısıyla baş edebilmek için ellerini açmıştır.
Bu duaların her birini bilmiyoruz. Hangi yüreğin hangi yükle o avluya geldiğini de bilmiyoruz.
Fakat insanın acizliğini kabul ederek Allah’a yönelmesinin nasıl bir ihtiyaç olduğunu biliyoruz.
Eyüpsultan’ın manevi dünyamızdaki yerinin merkezinde, Hz. Peygamber’i hicret sırasında Medine’de evinde misafir eden sahabi Ebû Eyyûb el-Ensârî bulunur. Türkiye’de Eyüp Sultan adıyla anılan bu büyük sahabi, İstanbul kuşatmasına katılmış ve burada vefat ederek surlara yakın bir yere defnedilmiştir. Ölüm yılı konusunda tarihî kaynaklarda farklı tarihler yer alır.
Onun hatırasında, İstanbul ile Medine arasında gönülleri birbirine yaklaştıran derin bir bağ hissedilir.
Bu bağın içinde misafirperverlik vardır. Sadakat vardır. İnandığı değerler uğruna gayret göstermek vardır.
Bir insanın evini açması, bazen kendi ömrünü aşan bir anlam kazanır. Bir misafire duyulan hürmet, yüzyıllar sonra başka bir şehrin gönlünde yaşamaya devam eder.
Eyüp Sultan’ı ziyaret ederken bu inceliği düşünmek isterim.
Evimizin kapısı kime açıktır? Soframızda kimin yeri vardır? Kendi rahatımızın dışında bir insanın ihtiyacına ne kadar yer ayırabiliriz?
Bir sahabinin hatırasını sevmek, onun hayatında karşılık bulan güzel vasıflardan kendimize de pay çıkarabilmeyi gerektirir.
Bir türbenin çevresinde büyüyen hayat
Eyüp Sultan Külliyesi, Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin kabri etrafında şekillenmiş; Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılan cami, medrese, imaret, hamam ve türbe gibi yapılarla gelişmiştir. Vakıflar bu yapıların hizmetlerini desteklemiş, ziyaret mekânının çevresinde yerleşim ve sosyal hayat büyümüştür.
Burada dikkati çeken şey, manevi hatıranın hayatın dışına çekilmemesidir.
Bir ziyaret yeri çevresinde öğrenme, yardımlaşma ve gündelik hayat birlikte var olmuştur. Bu durum bize, maneviyatın insanı hayattan koparmak zorunda olmadığını hatırlatır. Tam tersine, hayatın içinde daha dikkatli ve sorumlu yaşamaya çağırabilir.
Eyüpsultan avlusundan ayrılan bir insanın, dışarıdaki hayatla ilişkisi de güzelleşmelidir.
Bir başkasını itmeden yürümek, sıra beklerken sabırlı olmak, çalışan bir insana nezaket göstermek, bir çocuğun sorusunu küçümsememek…
Bunlar küçük davranışlar gibi görünür. Fakat toplumsal huzur, çoğu zaman böyle davranışların birikmesiyle oluşur.
Bir türbede gözyaşı döken insanın, evine döndüğünde ailesinin gönlünü incitmemeye de gayret etmesi ne kadar kıymetlidir.
Bir camide huzur arayan insanın, kendi çevresine de huzur vermeye çalışması ne kadar güzeldir.
Duanın ardından davranış gelir. İnsan, dilinden geçen iyilik isteğini eliyle, sözüyle, emeğiyle hayata taşımaya çalışır.
Eyüpsultan’ın gönlümüzdeki yerini büyüten de böyle bir yakınlık olabilir: Ziyaretten sonra hayatımızda açılan küçük ama sahici bir iyilik kapısı.
Kabirler arasında yürürken
Eyüpsultan’ın servileri ve mezarlıkları arasında yürüyen insan, zamanın başka bir yüzüyle karşılaşır.
Bir isim okur. Bir tarih görür. Bir taşın üstündeki işçiliğe bakar.
Orada bir ömür vardır.
Belki uzun sürmüş, belki çok erken tamamlanmıştır. Belki sahibi tanınmış biridir, belki bugün adını ilk kez okuduğumuz bir insandır. Fakat hepsi yaşamış, sevmiş, beklemiş, yorulmuş ve bir gün bu dünyadan ayrılmıştır.
Mezarlıkta insanın zihnini meşgul eden sorular değişir.
Daha çok kazanma telaşının yanına, nasıl kazandığı sorusu gelir. Herkesten önce konuşma arzusunun yerini, kimi incittiğini düşünme ihtiyacı alır. Biriktirdiklerinin miktarı kadar, paylaştıklarının anlamı belirir.
Ölümü hatırlamak, hayatın değerini daha açık görmeye yardımcı olabilir.
Çünkü zaman sınırlıdır.
Annemizin sesini her zaman duyamayacağız. Babamızın yüzüne her sabah bakamayacağız. Eşimizin, dostumuzun, kardeşimizin varlığını sonsuza kadar bugünkü gibi bulamayacağız.
Bir gün telefon etmek istediğimiz insanın numarası hâlâ rehberimizde duracak; fakat o ses artık cevap vermeyecektir.
İşte o yüzden mezarlıklardan yalnızca hüzünle dönmemeliyiz. Bir karar da taşımalıyız yanımızda.
Bir gönlü almayı ertelememek. Bir teşekkür borcunu ödemek. Bir büyüğümüzün yanına oturmak. Evladımızı dinlemek. Haksızlığımız varsa kabul etmek.
İstanbul’un mezarlıkları, hayatın tam ortasında duran sessiz öğretmenler gibidir. Kimseyi zorlamadan, kimseye sesini yükseltmeden aynı hakikati hatırlatırlar:
Vaktin varken iyi davran.
Ziyaretin edebi
Manevi mekânlarda insanın davranışı da bulunduğu yerin hatırasına yakışmalıdır.
Bir türbeyi ziyaret ederken orada yatan kişiyi rahmetle anmak, hayatından ibret almak, dua etmek ve çevredeki insanların huzuruna saygı göstermek önemlidir.
Yakarışımızı Allah’a yöneltirken, ziyaret ettiğimiz kişinin hatırası bize güzel bir hayatın izlerini düşündürebilir. O izler üzerinde düşünmek; ahlakımızı, niyetimizi ve sorumluluklarımızı gözden geçirmemize vesile olabilir.
Bu ziyaretlerde incelik gerekir.
Başkasının duasını bölen yüksek sesler, etrafı kirleten dikkatsizlikler, her ânı görüntüleme telaşı, mekânın sükûnetini zedeler. Bir insanın gözyaşı döktüğü yerde, onun mahremiyetini de korumak gerekir.
Her dua paylaşılacak bir görüntü değildir. Her hüzün başkalarının bakışına açılmak istemez.
Bazen yapılabilecek en güzel şey, biraz geride durmaktır.
Bir yaşlıya yol vermek, bir çocuğa sessizce rehberlik etmek, görevlilerin düzenini gözetmek, kabir taşlarına zarar vermemek, çevreyi temiz bırakmak…
Bütün bunlar ziyaretin anlamını tamamlar.
Maneviyat, insanı daha özenli kılmalıdır. Eşyaya karşı da, tabiata karşı da, insana karşı da.
Fatih’in sokaklarında Peygamber sevgisi
Fatih’in manevi hafızasında Hırka-i Şerif’in ayrı bir yeri vardır.
Hırka-i Şerif Camii, Hz. Peygamber’e nispet edilen ve Veysel Karanî’ye verilmesinin vasiyet edildiği rivayet edilen hırkanın korunması ve ziyaret edilmesi amacıyla Sultan Abdülmecid tarafından 1851 yılında yaptırılmıştır. Bu emanetin çevresinde oluşan ziyaret geleneği, İstanbul’un dinî hafızasının önemli parçalarındandır.
Bir emanetin önünde duyulan heyecanı anlamak için sevginin insan hayatındaki yerini düşünmek gerekir.
İnsan sevdiğinden bir iz saklar. Annesinin yazmasını, babasının saatini, bir dostunun mektubunu kolay kolay elinden çıkaramaz. O eşyada, maddi değerinin çok ötesinde bir yakınlık hisseder.
Dinî emanetlerin çevresinde oluşan hürmette de daha geniş ve köklü bir sevgi dünyası vardır.
Fakat Peygamber sevgisinin hayatımızdaki karşılığı üzerinde de durmalıyız.
Merhameti hatırlamalıyız. Güveni, doğruluğu, emanete sadakati, yetime gösterilen ilgiyi, güçsüzün hakkını koruma sorumluluğunu düşünmeliyiz.
Bir emaneti görmek için sabırla bekleyen gönlün, hayatın içinde de sabırlı ve adil olabilmesi ne büyük güzelliktir.
Komşusunu incitmemeye çalışan, bir çocuğun korkusunu önemseyen, çalışanının hakkını gözeten, kendisine güveneni aldatmayan bir insanın davranışlarında bu sevginin izleri belirir.
İstanbul’un manevi mirası, böylece duvarların arasından çıkar; evlere, iş yerlerine ve sokaklara yayılır.
Şehrin gerçek aydınlığı da orada büyür.
Süleymaniye’nin önünde insanın içine doğan genişlik
Süleymaniye’ye doğru yürürken İstanbul’un siluetiyle insanın iç dünyası arasında başka bir ilişki kurulur.
Bir yokuş çıkılır. Bir sokak dönülür. Sonra geniş bir gökyüzü, büyük bir kubbe ve şehrin derinliğine açılan bir manzara belirir.
İnsan bazen bir yapının önünde dururken neden ferahladığını hemen açıklayamaz. Oranların, ışığın, boşluğun, taşın ve göğün bir araya gelişinde kendisini etkileyen bir düzen bulur.
Süleymaniye Camii ve Külliyesi, Kanuni Sultan Süleyman’ın isteğiyle Mimar Sinan tarafından meydana getirilmiştir. Camiyle birlikte medreseler, darüzziyafe, türbeler ve diğer yapıları içine alan bütün, İstanbul’un şehir dokusuyla birleşen geniş bir vakıf düzenini temsil eder.
Bu bütünlüğün karşısında, maneviyatın estetikle ilişkisini düşünürüm.
Güzel yapılmış bir kapı, dikkatle işlenmiş bir taş, ölçülü bir avlu, ışığı incelikle karşılayan bir pencere… Bunların her biri, insan emeğinin ne kadar derinleşebileceğini gösterir.
İşini güzel yapmak da bir sorumluluktur.
Bir ustanın görünmeyen noktada da özen göstermesi, bir mimarın kendisinden sonra yaşayacak insanları düşünmesi, bir sanatkârın sabırla çalışması…
Bunlar, eseri meydana getiren ahlakın parçalarıdır.
Süleymaniye’ye baktığımızda yalnızca büyük bir mimarı takdir etmekle kalmayabiliriz. Kendi işimizi nasıl yaptığımızı da sorabiliriz.
Bir cümleyi yazarken, bir çocuğa ders anlatırken, bir hastayla ilgilenirken, bir yapıyı onarırken, bir hesabı tutarken ne kadar dikkatliyiz?
Emeğimizin başkalarının hayatına değdiğini ne kadar hatırlıyoruz?
İstanbul’un büyük eserleri, insanın kendi küçük sorumluluğunu küçümsememesi gerektiğini düşündürür. Çünkü kalıcı olan her büyük iş, sayısız dikkatli emeğin birleşmesiyle ortaya çıkar.
İlimle derinleşen maneviyat
İstanbul’un manevi mirası, öğrenme arzusundan ayrı düşünülemez.
Bir kitabın başında geçen saatler, bir hocanın sabırla verdiği ders, bir talebenin anlamak için gösterdiği gayret de bu mirasın içindedir.
İnançla ilmin birbirini beslediği yerde insan, duyduğu her söze hemen teslim olmaz. Araştırır, öğrenir, karşılaştırır. Bilmediğini kabul etmekten utanmaz.
Bu tutum, manevi şahsiyetlerin hayatlarını anlatırken de önem taşır.
Bir zat hakkında anlatılan menkıbe, halkın ona duyduğu sevgiyi ve ona yüklediği anlamı gösterebilir. Fakat tarihî bir olayın belgesiyle aynı nitelikte olmayabilir. Rivayet ile doğrulanmış bilgiyi ayırmak, o şahsiyete duyulan saygıyı azaltmaz; anlatının güvenilirliğini korur.
İstanbul’da sahabi kabri veya makamı olarak ziyaret edilen yerlerin bir bölümünde tarihî aidiyetin kesin biçimde doğrulanamadığı, araştırmalarda da belirtilir. Bu yüzden her ziyaret yerini aynı kesinlik diliyle anlatmamak gerekir.
Sevgiyle doğruluk birlikte yürüyebilir.
Bir büyüğümüzü yüceltmek için onun adına bilmediğimiz sözler üretmeye ihtiyacımız yoktur. Bir mekânı kıymetli göstermek için doğrulayamadığımız olayları kesinleşmiş gibi anlatmamız gerekmez.
Gerçek hayatın içindeki ilim, emek, sabır ve hizmet zaten yeterince değerlidir.
Çocuklarımıza da böyle bir miras bırakmalıyız: Hem gönlü açık hem zihni dikkatli bir yaklaşım.
Çünkü inandığını doğru bilgiyle anlatabilen insanın sözü daha sağlamdır.
Kocamustafapaşa’da gönül terbiyesini düşünmek
İstanbul’un manevi yolları büyük meydanlarda son bulmaz. Bazen daha sakin sokaklara, daha küçük avlulara uzanır.
Kocamustafapaşa ve Sünbül Efendi çevresi de bu yolculukta ayrı bir duraktır.
Sünbül Sinan, Halvetiyye’nin Sünbüliyye kolunun kurucusudur. İstanbul’un tasavvuf tarihinde önemli bir yere sahip olan bu ismin hayatında medrese öğrenimiyle tasavvuf eğitiminin buluştuğu görülür.
Böyle bir hatıranın çevresinde gönül terbiyesini düşünmek isterim.
İnsan yalnızca bildikleriyle olgunlaşmıyor. Öfkesini nasıl taşıdığı, gücünü nasıl kullandığı, yanıldığında ne yaptığı da onu belirliyor.
Haklı olduğu zaman bile karşısındakini aşağılamamaya çalışabiliyor mu? Kendisine yapılan iyiliği hatırlıyor mu? Bir başarı elde ettiğinde başkalarının emeğini unutmuyor mu?
Gönül terbiyesi, gündelik hayatın bu zor sorularında görünür.
Herkesin bizi takdir ettiği bir anda mütevazı olmak kolay görünse de gerçek bir iç disiplin ister. Gücümüzün yettiği birine adil davranmak, yalnız kaldığımızda da doğruyu gözetmek, kimse görmeden iyilik yapmak…
Bir insanın iç dünyasında verdiği mücadele çoğu zaman dışarıdan fark edilmez.
İstanbul’un tasavvuf mirasını anlamaya çalışırken bu sessiz mücadeleyi hatırlamak gerekir. Sözün güzelliği kadar huyun güzelleşmesi, bilginin genişliği kadar nefsin sınırlarını fark etmek önemlidir.
Bir dergâhın veya türbenin önünde durduğumuzda, kendimize şu soruyu sorabiliriz:
Benimle aynı evi, aynı sokağı, aynı iş yerini paylaşan insanlar, benim varlığımdan ne kadar huzur buluyor?
Merkez Efendi’nin hatırasında kendine dönmek
Surların dışına, Merkez Efendi çevresine uzandığımızda İstanbul’un manevi haritasının idari sınırlarla bitmediğini görürüz.
Merkez Efendi, asıl adı Musa olan, Halvetî-Sünbülî geleneğine mensup bir âlim ve şeyhtir. Hayatında öğrenim, vaaz ve tasavvuf eğitimi önemli yer tutar; Sünbül Efendi ile kurduğu bağ da onun manevi yolculuğunun belirleyici parçalarındandır.
Onun adı etrafında düşünürken insan kendi hayatının merkezini de sorgulayabilir.
Günlerimiz neyin çevresinde dönüyor?
Yalnızca yetişmek zorunda olduğumuz işler mi var? Hep daha fazlasını elde etme telaşı mı taşıyoruz? Başkalarının bizi nasıl gördüğüne, kendi vicdanımızın bize ne söylediğinden daha çok mu önem veriyoruz?
Hayatın merkezini kaybettiğimizde her şey birbirine karışıyor.
İhtiyaçlarımızla isteklerimiz, sorumluluklarımızla hırslarımız, sevdiklerimizle alışkanlıklarımız arasındaki fark belirsizleşiyor.
İnsan bazen çok koştuğu hâlde bir yere varamadığını hissediyor.
Böyle zamanlarda manevi bir ziyaret, kendi içine dönmek için bir durak olabilir. Her sorunun cevabını bir anda bulmak gerekmez. Bazen doğru soruyu sormak bile kıymetlidir.
Kime karşı sorumluyum? Hangi davranışımı değiştirmeliyim? Neyi onarmak için hâlâ vaktim var?
İstanbul’un bu sessiz durakları, insanın içindeki gürültüyü biraz olsun azaltabilir. O sükûnetin içinde duyduğumuz vicdan sesini, dışarı çıktığımızda da unutmamaya çalışmak gerekir.
Vefa’yı sokak isminden hayata taşımak
İstanbul’un bazı semt adları, insana başlı başına bir düşünce verir.
Vefa da bunlardan biridir.
Bu kelimeyi söylerken bile insanın aklına yüzler gelir. Dar zamanında yanında duran bir dost, yorulduğunda elini omzuna koyan bir büyük, hiçbir karşılık beklemeden yardım eden bir insan…
Vefa, insanın geçmişte gördüğü iyiliği bugünkü rahatlığı uğruna unutmamasıdır.
Bir insanın işi düştüğünde hatırladığı kapıyı, işi bitince tanımazdan gelmemesidir. Yaşlanan anne babayı yalnız bırakmamak, eski bir dostu yalnızca faydası sürdüğü müddetçe sevmemektir.
İstanbul’un manevi mirasını korumak için de vefa gerekir.
Bir eseri yaptıranı hatırlamak kadar, onu inşa eden ustayı, koruyan görevliyi, temizleyen çalışanı, kitabesini okuyan araştırmacıyı da düşünmeliyiz.
Görkemli tarihî yapıların gerisinde isimsiz emekler vardır.
Şehri ayakta tutanlar arasında, adını hiçbir levhada görmediğimiz insanlar da bulunur. Sabah erkenden avluyu temizleyen, bir eserin zararını fark edip haber veren, bir kitabı nemden koruyan, bir mezar taşının kaybolmaması için çalışan insanlar…
Vefa, yalnızca geçmişteki büyüklere duyulan saygıda değil, bugünün görünmeyen emekçisine gösterilen değerde de yaşar.
Bu yüzden İstanbul’un ruhuna yaklaşmak isteyen insan, biraz da teşekkür etmeyi öğrenmelidir.
Bir lokmanın içindeki medeniyet
İstanbul’un manevi mirasını anlatırken imaretleri, sebilleri, vakıfları ve hayır hizmetlerini hatırlamadan geçemeyiz.
Çünkü dua ile ekmek arasında insanı kuşatan güçlü bir ilişki vardır.
Aç bir insanın önüne yemek koymak, onun yalnızca bedenine destek olmak değildir. Yalnız olmadığını hissettirmek, dünyanın içinde kendisine de bir yer bulunduğunu hatırlatmaktır.
Fakat yardımın biçimi de önemlidir.
Bir insanı doyururken onurunu incitmemek gerekir. İhtiyacını herkesin önünde sayıp dökmemek, mahcubiyetini çoğaltmamak, yoksulluğunu bir gösteriye dönüştürmemek gerekir.
İyilik, insanın başını öne eğmek zorunda bırakmamalıdır.
Geçmişin hayır mirasına hayranlık duyarken bugünün ihtiyaçlarını da görmeliyiz. Okumak için desteğe ihtiyaç duyan bir genç, yalnız yaşayan bir yaşlı, işini kaybetmiş bir baba, evladının ihtiyacını karşılamaya çalışan bir anne…
Şehrin manevi zenginliğinin bugünkü ölçülerinden biri, bu insanların ne kadar görüldüğüdür.
Bir tarihî çeşmeye bakarken onun suyundan yararlanan insanları düşünürsek, bugün susuz kalan bir cana karşı da duyarlı olabiliriz.
Bir imaretin hikâyesini okurken soframızdaki israfı fark edebiliriz.
Bir vakfın kuruluş niyetini öğrenirken, sahip olduklarımızın ne kadarını başkalarının hayatına ayırabileceğimizi sorgulayabiliriz.
Böylece geçmiş, bugünü iyileştiren bir öğretmene dönüşür.
Kadınların emeğiyle büyüyen hayır hafızası
İstanbul’un manevi mirasında kadınların payını da görünür kılmak gerekir.
Eyüpsultan’daki Mihrişah Valide Sultan ve Şah Sultan külliyeleri, kadınların hayır eserleri yoluyla şehrin dokusuna bıraktığı izlerin örneklerindendir.
Bu eserlerin önünde dururken, kadınların şehir hayatına yalnızca aile içinde değil, kamusal hizmetler ve hayır kurumları aracılığıyla da katkıda bulunduğunu hatırlarız.
Fakat kadın emeğinin tamamı büyük yapılarda görünmez.
Bir çocuğa ilk duasını öğreten annede de vardır bu emek. Evladına başkasının hakkını almamayı anlatan bir büyükannede, öğrencisinin kabiliyetini fark eden bir öğretmende, bir sanatın inceliğini sabırla aktaran ustada da vardır.
Manevi miras, kuşaktan kuşağa çoğu zaman böyle geçer.
Bir sofrada söylenen sözle, bir yanlış karşısında gösterilen tutumla, bir komşuya uzatılan tabakla…
Çocuk, merhametin ne olduğunu önce kendisine ve çevresindekilere nasıl davranıldığını görerek öğrenir.
Bu yüzden İstanbul’un maneviyatını anlatan her yazıda, görünmeyen eğitim emeğine de yer açılmalıdır. Bir şehrin güzel insanları kendiliğinden yetişmez. Onları sabırla dinleyen, öğreten, koruyan ve doğruya yönlendiren insanlar vardır.
Bazen bir milletin ahlak hafızası, annelerin gündelik hayat içinde tekrarladığı birkaç sade cümlede saklıdır.
“Kimsenin hakkını yeme.”
“Büyüğünü incitme.”
“Kapımıza geleni boş çevirme.”
Bu sözlerin değerini, hayatın içinde karşılığını gördüğümüzde daha iyi anlarız.
Çocukların elinden tutarak İstanbul’u anlatmak
Bir çocuğu Fatih’e veya Eyüpsultan’a götürdüğümüzde ona nasıl bir İstanbul gösteriyoruz?
Yalnızca büyük bir bina mı? Sessiz durması gereken bir yer mi? Birkaç fotoğraf çekilip dönülecek bir durak mı?
Yoksa insanın hayatına dokunan bir hikâye mi?
Çocuklar, kendilerine anlatılanı duygusuyla birlikte hatırlar.
Bir türbede kimin yattığını öğrenirken o kişinin niçin sevildiğini de merak ederler. Bir çeşmenin önünde durduklarında, bir insanın kendisinden sonra gelecekleri düşünerek nasıl hayır bırakabildiğini anlayabilirler.
Onlara ağır ve korkutucu bir dil yerine, açık ve sevgi dolu bir anlatım sunmalıyız.
“Buraya gelen insanlar dua ediyor. Onların huzurunu koruyalım.”
“Bu taşı bir usta emek vererek işlemiş. Ona zarar vermeyelim.”
“Bu yapı insanların öğrenmesi ve yardım görmesi için yapılmış. Biz de başkalarına faydalı olmaya çalışalım.”
Böyle cümleler, çocuğun zihninde taşla insan arasında bağ kurar.
Bir gün büyüdüğünde aynı sokağa yeniden gelirse, yalnızca yapıyı hatırlamaz. Elini tutan kişinin sıcaklığını, kendisine anlatılan hikâyeyi ve orada hissettiği güveni de hatırlar.
Mirasın devamı biraz da bu duygusal bağa bağlıdır.
Sevmediği, anlamadığı, kendisini ait hissetmediği bir şeyi korumak insana zor gelir. Çocuklara İstanbul’u sevdirmek, onu geleceğe taşımanın en sağlam yollarından biridir.
Haliç’ten Boğaz’a yayılan gönül coğrafyası
Bu yazının ağırlığı Fatih ve Eyüpsultan’da olsa da İstanbul’un manevi dünyası oralarda bitmez.
Boğaz’ın iki yakasına uzanan hatıralar, şehrin farklı semtleri arasında görünmez bağlar kurar.
Üsküdar’da Aziz Mahmud Hüdâyî, Beşiktaş’ta Yahya Efendi bu geniş gönül coğrafyasının önemli isimlerindendir.
Aziz Mahmud Hüdâyî; medrese öğrenimi görmüş, çeşitli ilmî görevlerde bulunmuş, tasavvuf yoluna yönelmiş bir mutasavvıf ve şairdir. İstanbul hayatında Fatih Camii’nde vaaz ve derslerle de hizmet etmiş, daha sonra Üsküdar’daki dergâhı etrafında faaliyetlerini sürdürmüştür. Böylece onun hayatında Fatih ile Üsküdar arasında da bir bağ görürüz.
Yahya Efendi ise Trabzon doğumlu bir müderris, şair ve sûfî olarak İstanbul’un kültür ve tasavvuf tarihinde yer alır.
Bu isimleri yalnızca türbeleriyle hatırlamak, hayatlarının önemli taraflarını eksik bırakabilir. Öğrenmişler, öğretmişler, düşünmüşler, eser vermişler ve insanlarla ilişki kurmuşlardır.
Onları anarken ilmi, emeği ve ahlakı da konuşmak gerekir.
İstanbul’un manevi haritası böyle bakıldığında bir ziyaret noktaları toplamının ötesine geçer. İnsanların birbirinden öğrendiği, yol aldığı ve birbirine tesir ettiği geniş bir hayat ağı görünür hâle gelir.
Bir yakadan ötekine geçerken yalnızca suyu aşmayız. Başka bir hatırayla, başka bir hizmet biçimiyle, başka bir düşünceyle karşılaşırız.
Şehir, bize tek bir yerde tamamlanmayan bir öğrenme imkânı sunar.
Sultanahmet’te, Ayasofya çevresinde ve eski şehrin kalbinde
İstanbul’un tarihî merkezinde yürürken insan, farklı çağların yan yana duran izleriyle karşılaşır.
Ayasofya çevresinde, Sultanahmet meydanında, Beyazıt’a uzanan yollarda geçmişin büyüklüğü kadar zamanın dönüştürücü gücü de hissedilir.
Bu alanlarda duyulan heyecanın içinde inanç, tarih, sanat ve aidiyet duygusu birlikte bulunabilir.
Bir insan kubbenin altında durup dua ederken, bir başkası yüzyılların mimari birikimini düşünür. Bir çocuk ilk kez gördüğü büyüklüğe hayret eder. Bir yaşlı, gençliğinde yaptığı ziyareti hatırlar.
Aynı şehir, farklı insanların içinde farklı kapılar açar.
İstanbul’un kıymetini artıran taraflardan biri de budur. Kendi inancımıza ve tarihimize bağlılığımızı korurken, bu şehrin katmanlı geçmişini dikkatle öğrenebiliriz. Eserlerin farklı dönemlerden taşıdığı izlere saygı göstermek, tarihî mirası daha iyi anlamamıza yardımcı olur.
Geçmişi sevmek, onu yalnızca duymak istediğimiz hikâyelere indirmemeyi de gerektirir.
Bir yapının taşıdığı hatıra ne kadar derinse, onu anlatırken o kadar özenli olmalıyız.
Çünkü İstanbul’un büyüklüğü, bizim cümlelerimize sığdırmak için küçültebileceğimiz bir büyüklük değildir. Onun karşısında bazen öğrenmeye açık bir hayranlık duymak yeterlidir.
Taşın, hattın ve sessizliğin dili
Bir caminin içinde veya bir türbenin çevresinde dikkatle baktığımızda, emeğin farklı dilleriyle karşılaşırız.
Hat, tezhip, çini, ahşap işçiliği, taş oymacılığı…
Her biri sabır ister. Gözün gördüğünü elin yapabilmesi için yıllar gerekir. Bir ustanın, kendi ustasından öğrendiğini sonraki nesle aktarması gerekir.
Bu sanatların manevi miras içindeki yeri yalnızca süsleme olmalarından gelmez. Dikkati terbiye etmelerinde de bir anlam vardır.
Hızla tüketmeye alışmış göz, incelikli bir eserin önünde durmayı öğrenir. Bir harfin kıvrımına, bir desenin dengesine, bir rengin başka bir renkle kurduğu ilişkiye bakar.
İnsan, sabrın görünür hâliyle karşılaşır.
Böyle eserlerin korunması da uzmanlık, dikkat ve süreklilik ister. İyi niyetli fakat bilgisiz müdahale, bazen geri dönüşü zor kayıplara yol açabilir. Bu yüzden mirası sevmenin yanında onu doğru yöntemlerle koruyacak bilgiye de değer vermeliyiz.
Bir ustanın yıllarını verdiği emeği birkaç günlük aceleye kurban etmemek gerekir.
İstanbul’un manevi hazinesi, sanatkârın sabrını da içinde taşır. O sabır bize, güzel olanın çoğu zaman emekle ve dikkatle meydana geldiğini hatırlatır.
Manevi mirası korumak bir vicdan meselesidir
Eski bir yapının önünden geçerken yalnızca “Ne kadar güzel” demek yetmeyebilir.
Çatısının durumu, duvarındaki nem, kitabesinin okunabilirliği, çevresindeki yapılaşma, avlusunun kullanımı da önemlidir.
Bir eserin varlığını sürdürmesi, düzenli bakım ve doğru koruma gerektirir. Tehlike ortaya çıktıktan sonra gösterilen heyecanın yanında, sessiz ve sürekli bir sorumluluğa ihtiyaç vardır.
Bu sorumluluk kurumların, uzmanların ve toplumun ortak dikkatini ister.
Bizler de kendi payımıza düşeni küçümsememeliyiz. Çevreyi kirletmemek, tarihî yüzeylere yazı yazmamak, zarar vermemek, gördüğümüz bir tahribatı ilgili mercilere bildirmek, çocuklara koruma bilinci kazandırmak…
Bunlar yapılabilir işlerdir.
Fakat koruma düşüncesini yalnızca yapılara hapsetmemeliyiz. Tarihî semtlerin insan ölçeğini, sokak hafızasını ve gündelik hayatını da önemsemeliyiz.
Bir semt yalnızca cephelerden oluşmaz. Orada yaşayan insanların hatırası, ilişkileri ve alışkanlıkları da vardır.
Şehrin ruhunu korumak, insanı içinde yaşadığı çevreyle birlikte düşünmeyi gerektirir.
İstanbul’u sevdiğimizi söylerken onun yorgunluğuna da kulak vermeliyiz. Çok kalabalık bir sokağın içindeki yaşlıyı, gürültüden bunalan çocuğu, gölge arayan insanı, bakımsız kalan eseri görmeliyiz.
Sevgi, dikkat ister.
Adaletle tamamlanan maneviyat
İstanbul’un manevi mirasını konuşurken adalet kelimesini de merkeze almalıyız.
Çünkü insanın Allah’a yönelişiyle insanlara davranışı arasında bir sorumluluk bağı vardır.
Başkasının hakkını gözetmek, emanet edilen görevi dürüstçe yerine getirmek, güçsüzün sesini duyabilmek, çıkarımız zarar görecek olsa da doğruluktan ayrılmamaya çalışmak…
Bunlar hayatın zor sınavlarıdır.
Bir caminin gölgesinde ticaret yapan insanın ölçüsünde dürüstlük ararız. Bir vakfın imkânını yöneten kişiden emanete sadakat bekleriz. Bir makamda oturandan, kendisine ulaşamayan insanın da hakkını düşünmesini isteriz.
Manevi miras, bu beklentileri güçlendirmelidir.
Kendi dindarlığımızı başkasını küçümsemek için kullanmadan, kendi vicdanımızı daha sıkı bir sorumluluğa çağırabilmeliyiz.
Bir insanın kıyafetine veya konuşmasına bakarak iç dünyası hakkında kolay hükümler vermek yerine, kendi davranışımızı düzeltmeye çalışmalıyız.
İstanbul’un büyük manevi hatıraları önünde insanın kibri hafiflemelidir.
Çünkü bu şehir, nice güçlü insanın ardından da yaşamaya devam etmiştir. Makamlar değişmiş, servetler el değiştirmiş, şöhretler unutulmuştur.
Geriye bıraktığı iyilikle hatırlanmak ise hâlâ mümkündür.
Kalabalığın içinde birbirine yer açmak
İstanbul çok kalabalık bir şehir.
Her gün birbirimizin yanından geçiyoruz. Aynı vapura biniyor, aynı durakta bekliyor, aynı kaldırımda yürüyoruz. Fakat bu yakınlık her zaman birbirimizi gördüğümüz anlamına gelmiyor.
Birinin taşıdığı yükü fark etmiyoruz. Bir başkasının yüzündeki yorgunluğu okumuyoruz. Acelemiz, çevremizdeki insanların varlığını gölgeleyebiliyor.
İşte maneviyatın gündelik hayattaki karşılıklarından biri, bu dikkati yeniden kazanmaktır.
Bir yaşlının karşıdan karşıya geçmesini beklemek. Bir çocuğun korktuğunu fark etmek. Bir çalışana adıyla hitap edip teşekkür etmek. Bir engelli bireyin yolunu kapatmamaya özen göstermek.
Bu davranışların her biri, şehrin içinde insana yer açar.
Fatih’te, Eyüpsultan’da veya Süleymaniye’de aradığımız huzurun bir kısmını birbirimize karşı davranışlarımızla da kurabiliriz.
Kendi huzurumuz için dua ederken başkasının huzurunu bozmamaya çalışmak, o duayı hayatla buluşturur.
İstanbul’un manevi mirası bize böyle bir dikkat kazandırırsa, ziyaret ettiğimiz yerlerden aldığımız güzellik bütün şehre yayılabilir.
Bir avludaki sükûnet, bir evin içindeki konuşmaya dönüşebilir.
Bir türbenin önündeki tevazu, bir iş yerindeki adalete yansıyabilir.
Bir mezarlıkta hissedilen fanilik, ertelenmiş bir barışmanın kapısını açabilir.
İstanbul’a yeniden bakmak
Belki de İstanbul’a yeniden bakmaya ihtiyacımız var.
Her gün gördüğümüz için görmez olduğumuz güzellikleri fark etmeye…
Bir duvarın dibindeki kitabeyi okumaya, bir çeşmenin kimin hayrı olduğunu öğrenmeye, bir semtin adının ardındaki insanı araştırmaya, bir avluda birkaç dakika sessizce durmaya…
Şehri tanımak için her zaman uzaklara gitmek gerekmez. Bazen yaşadığımız yere dikkatle dönmek yeterlidir.
Fatih’te bir sabah yürüyüşü, Eyüpsultan’da sakin bir ziyaret, Süleymaniye’de ufka bakılan birkaç dakika insana çok şey düşündürebilir.
Fakat bu yolculuğu yalnızca kendimiz için yapmayalım.
Evladımızı, torunumuzu, dostumuzu da bu tanışıklığa davet edelim. Bildiğimizi anlatalım; bilmediğimizi birlikte öğrenelim.
Bir çocuğun zihninde İstanbul’u yalnızca trafik, kalabalık ve alışveriş merkezlerinden ibaret bırakmayalım.
Ona bu şehrin bir hayır hafızası olduğunu gösterelim. Bir öğrenme geçmişi, bir sanat emeği, bir dua iklimi taşıdığını anlatalım.
Bir gün biz olmadığımızda o çocuk, bir avludan geçerken bizi hatırlayabilir.
Belki torununun elini tutup ona aynı hikâyeyi anlatır.
İşte o zaman miras, yalnızca taşta kalmamış olur. İnsandan insana geçmiş, hayata karışmış olur.
Ey İstanbul, gönlümüzdeki yerini koruyalım
Ey İstanbul…
Fatih’in avlusunda sabahın serinliğini duyuran, Eyüpsultan’ın önünde insanın sesini alçaltan, Süleymaniye’nin ufkunda içimize genişlik veren şehir…
Seninle ilgili sevdiğimiz ne çok şey var.
Bir minarenin gökyüzüne uzanışını, bir çınarın gölgesini, eski bir kapının tokmağını, yağmurdan sonra taş sokaklarına sinen kokuyu seviyoruz.
Fakat seni sevmeyi biraz daha öğrenmemiz gerekiyor.
Güzelliğine bakarken yorgunluğunu da görmeliyiz. Tarihinle övünürken bugünkü sorumluluğumuzu da taşımalıyız. Büyüklerinin hatırasını anarken yanında yaşayan küçük bir çocuğun hakkını da önemsemeliyiz.
Senin manevi hazinelerini ararken, kendi gönlümüzde neyi çoğalttığımıza bakmalıyız.
Daha fazla merhamet mi var içimizde? Daha çok sabır mı? Daha sağlam bir adalet duygusu mu? Daha derin bir vefa mı?
Ziyaretlerimizden sonra bunlardan biraz daha fazlasını taşıyabiliyorsak, seninle kurduğumuz bağ güçleniyor demektir.
İstanbul’un manevi mirası, insana dünyadan elini çekmesini söyleyen bir hatıra olarak kalmamalıdır. Dünyanın içinde daha dikkatli, daha dürüst, daha faydalı yaşamaya yardımcı olmalıdır.
Bir annenin yükünü hafifleten elde, bir öğrencinin yolunu açan destekte, bir komşunun yalnızlığını paylaşan ziyarette, bir çalışanın hakkını koruyan kararda bu mirasın canlı karşılıkları vardır.
Bize düşen, o karşılıkları çoğaltmaktır.
Bu şehrin hatırasına yakışan bir dua
Allah’ım…
Bu şehre baktığımızda yalnızca taşlarını görmeyelim. O taşlara emek veren elleri, o kapılardan geçmiş insanları, o avlularda edilmiş duaları da düşünelim.
Bize geçmişimizi doğru öğrenmeyi, güzel hatıralarımıza sahip çıkmayı ve çocuklarımıza güvenilir bilgilerle anlatmayı nasip eyle.
Eyüpsultan’da açılan ellerimize merhamet ver. Fatih’te hatırladığımız emaneti koruyacak sorumluluk ver. Süleymaniye’de hayran olduğumuz emeğin karşılığını, kendi işimizi de özenle yaparak verebilmeyi nasip eyle.
Kalplerimizde büyüyen kibri azalt.
Birbirimizi dinleyebilmeyi, yanıldığımızda kabul etmeyi, incittiğimizde gönül almayı öğret.
Bizi iyiliği gösterişe dönüştürmekten, yardımı mahcubiyet sebebi yapmaktan, emaneti kendi çıkarımıza kullanmaktan koru.
Bu şehrin çocuklarına güvenli sokaklar, gençlerine umut, yaşlılarına huzur nasip eyle.
Yoksulun ihtiyacını fark eden gözler, hastanın acısını önemseyen gönüller, yetimin hakkını koruyan eller çoğalt.
Bize yalnızca güzel eserler seyretmeyi değil, güzel işler yapmayı da nasip eyle.
Ardımızda bir kırgınlık yığını yerine, insanların hayatını biraz olsun kolaylaştırmış bir hatıra bırakabilelim.
Bir gün biz de bu şehrin toprağına karıştığımızda, bizi hatırlayanların gönlünde hayra açılan bir yerimiz olsun.
İstanbul’u koruyacak bilgiyi, onu yaşatacak emeği ve insanını sevecek genişliği bizden esirgeme ALLAHIM.

Osman Akdağ





