Şu anda piyasa verileri güncelleniyor. Lütfen kısa bir süre sonra tekrar deneyiniz.

NATO ZİRVESİ VE STRATEJİK DENKLEM

Aptal Coni

Uluslararası güvenlik mimarisi, son yılların en kritik dönüşüm sürecinden geçiyor. Savaşlar, enerji krizleri, ekonomik daralmalar ve jeopolitik rekabet, NATO'nun geleceğini yeniden şekillendiriyor. Türkiye'de yapılması planlanan NATO Zirvesi de yalnızca ittifakın geleceğini değil, bölgesel güç dengelerini de etkileyecek stratejik kararların alınacağı önemli bir dönüm noktası olarak görülüyor.

NATO'nun öncelikli hedeflerinden biri, bulunduğu bölgelerde güvenli alanlar oluşturmak ve askeri varlığını daha kalıcı hale getirmek olarak değerlendiriliyor. Ancak bu hedeflerin gerçekleşebilmesi, coğrafi konumu ve askeri kapasitesi nedeniyle büyük ölçüde Türkiye'nin desteğine bağlıdır. Türkiye'nin onayı olmadan NATO'nun Karadeniz'den Doğu Akdeniz'e, Orta Doğu'dan Kafkasya'ya kadar uzanan geniş coğrafyada kalıcı bir askeri düzen kurabilmesi oldukça güç görünmektedir.

Diğer taraftan ABD ve NATO ülkeleri savunma harcamalarını artırma kararı alırken, bunun arkasında yalnızca güvenlik kaygıları değil, küresel güç rekabetinin de bulunduğu görülmektedir. Washington yönetimi, NATO'yu küresel etkinliğini sürdüren en önemli güvenlik mekanizması olarak değerlendirmektedir.

Türkiye'nin son yıllarda geliştirdiği yerli ve milli savunma sanayii, NATO içerisindeki ağırlığını her geçen gün artırmaktadır. Bugün NATO'nun en büyük ve en güçlü ordularından biri Türk Silahlı Kuvvetleri'dir. Bu nedenle Türkiye yalnızca bir müttefik değil, ittifakın operasyonel omurgalarından biri konumundadır.

Ancak geçmişte yaşanan bazı olaylar, Türkiye'nin güvenlik hafızasında derin izler bırakmıştır.

1992 yılında Ege Denizi'nde gerçekleştirilen NATO tatbikatı sırasında TCG Muavenet muhribine USS Saratoga gemisinden ateşlenen iki Sea Sparrow füzesi isabet etmiş, beş Türk denizcisi şehit olmuş, çok sayıda personel yaralanmıştı. Resmî açıklamalarda olayın "kaza" olduğu belirtilse de, kamuoyunda uzun yıllar farklı değerlendirmeler yapılmaya devam etti.

1993 yılında Bingöl-Elazığ karayolunda silahsız şekilde birliklerine intikal eden 33 erin PKK tarafından şehit edilmesi, Türkiye'nin terörle mücadelesinde en acı sayfalardan biri olarak hafızalara kazındı.

2003 yılında Süleymaniye'de yaşanan ve kamuoyunda "Çuval Olayı" olarak bilinen gelişme ise Türkiye-ABD ilişkilerinde güven krizinin simgelerinden biri oldu. Türk askerlerinin başına çuval geçirilmesi, yalnızca askeri değil, diplomatik açıdan da uzun yıllar tartışılan bir hadise olarak tarihe geçti.

15 Temmuz 2016'daki darbe girişimi ise Türkiye'nin yalnızca iç güvenliğini değil, devlet yapısını hedef alan en büyük tehditlerden biri olarak kayıtlara geçti. Türk milleti ve devlet kurumlarının ortak direnişiyle bu girişim başarısızlığa uğratıldı.

Bütün bu gelişmeler, Türkiye'nin güvenlik politikalarında dış tehdit algısının neden bu kadar güçlü olduğunu anlamak açısından önem taşımaktadır.

Bunun yanında ABD'nin 2002 yılında gerçekleştirdiği ve "Millennium Challenge" adıyla bilinen geniş kapsamlı tatbikat da uzun süre tartışılmıştır. Kamuoyunda farklı yorumlara konu olan bu senaryolar, büyük devletlerin her ihtimali planladığını gösteren stratejik çalışmalar olarak değerlendirilmektedir. Ancak savaş planları ile sahadaki gerçek uygulamalar arasında çoğu zaman büyük farklılıklar bulunduğu da unutulmamalıdır.

Son dönemde NATO içerisinde İsrail ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi'nin konumuna ilişkin tartışmalar da dikkat çekmektedir. Bu konuda alınabilecek olası kararların Türkiye'nin ulusal güvenlik politikaları açısından hassasiyet oluşturacağı açıktır. Ankara'nın bu süreçte veto hakkı ve diplomatik ağırlığı önemli belirleyiciler arasında yer almaktadır.

Ekonomik açıdan ise ABD ve Avrupa ülkelerinde yaşanan bütçe baskıları, savunma yatırımlarını da doğrudan etkilemektedir. Birçok Avrupa ülkesi savunma harcamalarını artırmakta zorlanırken, Türkiye savunma sanayi yatırımlarını istikrarlı biçimde sürdürmektedir.

Yerli savaş gemileri, İHA ve SİHA sistemleri, hava savunma projeleri, füze teknolojileri ve milli savaş uçağı projeleri Türkiye'nin yalnızca bölgesel değil küresel ölçekte de stratejik önemini artırmaktadır.

Bu nedenle önümüzdeki dönemde NATO içerisinde Türkiye'nin daha fazla sorumluluk üstlenebileceği yönündeki değerlendirmeler dikkat çekmektedir. Bununla birlikte, NATO Genel Sekreterliği veya ittifakın siyasi liderliği konusunda resmî olarak Türkiye Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın böyle bir göreve getirileceğine ilişkin doğrulanmış bir karar veya açıklama bulunmamaktadır. Bu tür değerlendirmeler mevcut durumda siyasi öngörü niteliği taşımaktadır.

Benzer şekilde İncirlik Hava Üssü'nün NATO açısından öneminin artabileceği yönünde yorumlar yapılsa da, üssün geleceğine ilişkin kararlar Türkiye'nin egemenlik hakları çerçevesinde şekillenecektir.

Ortadoğu'da kalıcı barışın sağlanabilmesi için Suriye, Irak ve Filistin başta olmak üzere bölge ülkelerinin egemenliklerinin korunması ve uluslararası hukuk temelinde çözüm üretilmesi büyük önem taşımaktadır. Filistin meselesinde iki devletli çözüm modeli ve 1967 sınırları temelindeki yaklaşım uluslararası toplumun önemli bir bölümünün desteklediği seçeneklerden biri olmaya devam etmektedir.

Sonuç olarak NATO Zirvesi yalnızca askeri kararların alınacağı bir toplantı olmayacaktır. Zirvede ekonomi, enerji güvenliği, savunma sanayii, teknoloji transferi, bölgesel krizler ve küresel güç dengeleri de yeniden masaya yatırılacaktır.

Bugün gelinen noktada açık olan gerçek şudur: Türkiye, jeopolitik konumu, güçlü ordusu, gelişen savunma sanayii ve diplomatik etkinliğiyle NATO'nun vazgeçilmez aktörlerinden biridir. Önümüzdeki süreçte alınacak kararlar yalnızca Türkiye'nin değil, Avrupa'nın, Orta Doğu'nun ve küresel güvenlik sisteminin geleceğini de doğrudan etkileyecektir.

Mustafa Şentürk

Araştırmacı-Yazar

 

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?