Şu anda piyasa verileri güncelleniyor. Lütfen kısa bir süre sonra tekrar deneyiniz.

15 YIL SONRA SURİYE: BİR YOLCULUK, BİR VİCDAN MUHASEBESİ

Ahmet DARA

Ahmet DARA
Tam on beş yıl sonra ayaklarım beni yeniden tanıdık ama bir o kadar da yabancılaşmış bir coğrafyaya, Suriye topraklarına götürdü. Sınır kapısından içeri adım attığım o ilk an, zamanın burada sadece akıp gitmediğini, arkasında silinmesi güç, derin yaralar bıraktığını fısıldıyordu. Eski, çukurlarla dolu yollar… Yol kenarlarında bir zamanlar içinde hayatların filizlendiği, şimdi ise enkazdan ibaret olan evler… Duvarlardaki bomba ve kurşun izleri, savaşın o soğuk ve acımasız yüzünü daha ilk dakikalarda çarptı yüzüme. İnsan önce bir dehşete düşüyor, boğazı düğümleniyor. Fakat kilometreler ilerledikçe insanoğlunun en korkunç savunma mekanizmasıyla tanışıyorsunuz: Ne acıdır ki bu görüntüler, bir süre sonra gözünüzde sıradanlaşmaya başlıyor. İşte yolculuğun ilk vicdan muhasebesi burada başlıyor; acıya alışmanın verdiği o gizli sızı içimi kemiriyor.
Halep’e ulaştığımda ise savaşın sadece binaları değil, adaleti de yıktığına şahit oldum. Şehrin bir yüzü ayakta kalmış, bazı elit semtler neredeyse hiç zarar görmemişti. Ancak orta gelirli ve yoksul mahalleler sanki haritadan tamamen silinmişti. Elektrik yok, su yetersiz; sokaklarda biriken çöpler hayatı her geçen gün daha da zorlaştırıyor. Ama en kötüsü, insanların yüzündeki umudun yılların ağır yüküyle yıpranmış olmasıydı. Yine de Halep; küllerinden doğmak için ticari ve sosyal dinamiklerini canlandırmaya çalışan bir direnç merkezi.
Şehirdeki temaslarım kapsamında Halep Sanayi ve Ticaret Odasını ziyaret ettim. Değerli Başkan M. Said Şehelkar Beyefendi ile yaklaşık bir saat boyunca bölgedeki ekonomik gelişmeler, ticari potansiyel ve geleceğe yönelik adımlar üzerine ufuk açıcı bir sohbet gerçekleştirdik, fikir alışverişinde bulunduk. Kendisine nazik kabulü, samimiyeti ve misafirperverliği için kalbi bir teşekkürü borç bilirim.
Ekonomik nabzın ardından şehrin huzur ve güvenliğini yerinde gözlemlemek adına Halep Asayiş Büro Amirliğini ziyaret ettim. Şunu net bir şekilde söyleyebilirim: Şehrin bugünkü asayiş düzeninde o eski Suriye rejiminin baskıcı, sinmiş yapısından eser kalmamış. Karşımda hakkıyla mücadele eden, iradeli ve son derece samimi bir yönetim iradesi buldum; bu kararlılık gelecek adına beni çok umutlandırdı.
Günün yorgunluğunu ise Halep'in yetiştirdiği çok özel bir değerle taçlandırdık. Bölgenin ilim ve irfan sahibi, saygın iş adamı Abu Abdullah (Abu Abdaalla) Bey ile akşam saatlerinde bir araya gelerek ticari konular ve iş dünyasının geleceği üzerine derin bir fikir alışverişinde bulunduk. Hayatım boyunca hem bu denli yüksek bir alimlik vasfına sahip hem de böylesine samimi olan çok nadir insan gördüm; hatta Abu Abdullah Bey bu listenin en önünde gelenidir diyebilirim. Ticari dehasını irfanıyla birleştiren bu şahsiyetler, Halep’in geleceğine olan inancımı perçinledi.
Halep'teki bu yoğun ve umut verici temasların ardından rotamı güneye doğru çevirdim. Hama; aldığı yaralara rağmen asaletini koruyup ayakta kalmayı başarmış bir durak oldu. Ancak Humus… Humus’u görünce insanın "Aman Allah'ım!" dememek için kendini zor tutması imkânsız. Burası, savaşın gazabını en ağır, en çıplak haliyle hissetmiş. Öyle bir şehir ki sessizliği bile yaşanan acıları anlatmaya yetiyor. Bu ağır atmosfere dayanamayıp şehirde fazla kalamadım. Sadece öğle vakti Halid bin Velid Camisi'nin gölgesine sığındım. Yaklaşık yarım saatlik bir dinlenmenin ardından, ruhumdaki ağırlıkla yoluma devam ettim.
Şam’a yaklaşırken hafızama kazınan en net yer Duma bölgesi oldu. Bana göre bu savaşın en ağır, en acımasız yaşandığı yerlerden biri burası. Yıkılmış binalar ve harabeye dönmüş mahalleler arasında ilerlerken mucizevi bir şeye tanık oldum: Duma halkı, tüm bu enkazın ortasında hayata sımsıkı sarılmış. Karşılaştığım samimiyet, sabır ve asil misafirperverlik, oradaki her türlü maddi yıkımın önüne geçiyordu. İnsan ruhunun betondan daha güçlü olduğunu orada anladım.
Şam’ın merkezi ise tamamen bambaşka bir dünyaya açılan bir kapı gibiydi. Tarihi dokusunu büyük ölçüde korumayı başarmış bu kadim şehir; canlı çarşıları ve tarih kokan sokaklarıyla direniyordu. Ekonomik hareketlilik her köşede hissediliyordu. Bütün zorluklara, çekilen acılara rağmen Şam, inatla geleceğe umutla bakabilen bir şehir portresi çiziyordu.
Yolculuğumun son durağı Dera oldu. Verimli toprakları, çalışkan ve vakur insanları beni derinden etkiledi. Onların o içten, karşılık beklemeyen paylaşımlarında eski Osmanlı misafirperverliğinin asil izlerini gördüm. Güçlü ve gururlu insanlar… Ancak bu bereketli toprakların yıllardır bölgesel gerilimlerin ve hesaplaşmaların odağında yer alması, insanın içindeki geleceğe dair o kaygılı endişeyi ne yazık ki taze tutuyor.
Bu uzun ve buruk yolculuk bana çok temel, çok yalın bir gerçeği yeniden hatırlattı: Savaş sadece taş binaları yıkıp geçmiyor; insanların umutlarını, çocukluk hatıralarını ve koskoca bir neslin geleceğini de enkaza çeviriyor. Ama her şeye rağmen bu yıkıntıların arasından başını kaldıran o büyük gücü de gördüm. Her şeye rağmen ayakta kalan en büyük güç; insanın iradesi, tükenmeyen sabrı ve o küllerinden yeniden başlama umududur.

YORUM YAP

Yorum yapabilmek için kuralları kabul etmelisiniz.
Yeni bir yorum göndermek için 60 saniye beklemelisiniz.

Henüz bu içeriğe yorum yapılmamış.
İlk yorum yapan olmak ister misiniz?