
Dr. Müslüm Sunay yazdı...
İnsanlar binlerce hatta on binlerce yıldan beri, yani kendini bildi bileli, doğa ile mücadele içindedir.
Zayıf ve korkak olan insanoğlu, ondan korunmak ve ona egemen olmak için toplu halde birlikte yaşayarak ancak hayatta kalabilmiş ve günümüze kadar gelebilmiş ve yine birlikte geleceğe de akıp gitmektedir.
İnsanoğlu, yaşamak, refah ve mutluluk için, okyanusları, yeryüzünü ve yerin altını keşfederken diğer yandan uzaya açılmış, uzayda yürümüş hatta aya bile adım atmıştır. Dünya ile uzay arasındaki yapay uydularla inanılmaz iletişim ve teknik bağlantılar kurabilmenin sonunda bilgisayarlar, cep telefonları hücrelerimize kadar bizi etkilemiştir.
Yeni model güçlü uçaklarla dünyadaki en uzak yerler köyümüz kadar yakın olmuştur.
Diğer yandan, insanoğlu atomu bile parçalamış ve buradan çıkan enerji ile yaptığı nükleer silahlarla tüm insanlığı yok edecek kadar tehdit etme noktasına kadar gelmiştir.
Bu noktada insanoğlu büyük çelişki ve yarış içindedir.
Toplum içinde yaşarken toplumun selameti ve ayakta durması için çeşitli kurallar ve kanunlar geliştirmiş.
Bunları kısaca sayarsak;
-Adam öldürmeyeceksin, hırsızlık yapmayacaksın.
-Yalan söylemeyecek, iftira atmayacaksın.
-Zina yapmayacaksın, kimsenin malına, canına kastetmeyeceksin, gibi.
Bu kurallar içinde namusluca, yani toplum içinde onur ve ahlak kurallarına sıkı sıkıya bağlı kalacaksın; doğruluk, dürüstlük, erdemlilik, ahlaklılık kuralları içinde yaşayacaksın...
Bunları yapmayanlar küçük, büyük cezalarla karşılaşır ya da, başta Japonya'da olduğu gibi "harakiri yaparak" yani kılıç veya hançerle hayatına son verir ya da gereken diğer cezalar uygulanır.
Kan ve namus davalarında intikam alınıncaya kadar geçen süreye aşiretler "kanımız yerde" diyerek yas içinde olduklarını ima ederler.
Rahmetli Cem Karaca'nın şarkı sözleri gibi;
Düştüm mapus damlarına öğüt veren bol olur
Toplasam o öğütleri burdan köye yol olur
Ana, baba, bacı, kardaş dar günümde el olur
Namus belasına kardaş döktüğümüz kan bizim.
Aşiretin bu amansız kuralları, gelişen değişen çağımızda bazen insanı özellikle kadınları canından bezdirirdi.
NAMUS TAKASI
Urfa'dan 5 km batıda, camı-penceresi kalmamış tek odalı, terkedilmiş bir benzin istasyonuna Urfalılar şakayla karışık "namus takası" yani namus penceresi derler. O zamanki klimasız otobüslerle batıya doğru yolculuk yaparken, genelde bu terkedilmiş yerde şoför otobüsü durdurunca, sıcaktan bunalan hanımlar başını, yüzünü kapatan bürüğünü biraz açar, mantosunun düğmelerini de açar veya çıkartır, aşiret ve dost akraba baskısından biraz kurtulmanın keyfi ile derin bir oh çekerek yola devam edilirdi.
Aynı şey dönüşte de olurdu. Bu defa giyinerek ve başını kapatarak...
İşte o taka, kısmen özgürlük penceresidir...
O taka, karanlıktan aydınlığa açılan pencerenin simgesidir. Kadınların da insan olduğunu, onların da bir can taşıdığını, onların da duyguları olduğunu hatırlatan penceredir.
Kuran-ı Kerim'de kılık kıyafetle ilgili o kadar ayetler olmasına rağmen, hiçbirinin dünyevi cezası yoktur. Tıpkı namazda oruçta olmadığı gibi...
Bu gerçeğe rağmen, kadın düşmanı karanlık kişiler tarafından, maalesef Allah adına, İran'da bir kız, başını iyi kapatmadığı için öldürüldü. Allah aşkına olacak şey mi bu?
2006'da Tahran'a gittiğim günden bir gün önce de, "Meydan-ı Azadide" yani Özgürlük Meydanı’nda gezerken, bu meydanda 3 gencin daha asıldığını söylemişlerdi. İran'da büyük nümayişler oldu
O, güya dindarlar zorbaca hüküm sürmeye devam etmek istiyorlar ama devran dönüyor. Bilin ki, gidecekler. Namus takalarının çoğalması dilek ve temennisi ile sözümüzü Sabahattin Ali’nin şiiri ile bitirelim;
Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül aldırma
Gönül aldırma
Dışarıda deli dalgalar
Gelip duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül aldırma
Gönül aldırma...





Adaş im can dostum, ağabeyim ellerine sağlık saygılar sunarım